Kürt Meselesi: Süreç ve Müdahale - II


Tolga Tören

Bu sitede 6 Kasım 2024 tarihinde yayımlanan "İç cephe"den hareket eden bir neo-İttihatçılık ve 6 Aralık 2024 tarihinde yayımlanan “İç cephe”den hareket eden bir neo-İttihatçılık - II başlıklı yazılarda, Devlet Bahçeli’nin 1 Ekim 2024 tarihinde DEM Parti vekillerinin elini sıkması ile başlayıp, 22 Ekim 2024 tarihinde Abdullah Öcalan’dan PKK’yi tasfiye etmesini talep etmesi ile devam eden ve hâlihazırda “terörsüz Türkiye” olarak ilerleyen “sürecin”, İran ve Suriye’de yaşanan gelişmelerle ilintili olduğu ifade edilmişti.

Kastedilen, Irak’ta hâlihazırda bir federe Kürdistan varken ve ABD’nin İran’a saldırı planları açık kaynaklarda tartışılırken, ABD’nin bölgeye ilişkin planları sonrasında Suriye ve İran’da ortaya çıkabilecek yeni bir Kürt federasyon ya da otonomisinin Türkiye egemenlerinin rüyasını kaçırmaya yeteceğiydi. Nitekim böyle bir ihtimal, Irak, Suriye ve İran’da, önümüzdeki yıllarda Türkiye’den toprak talep edecek yeni bir komşu devletin oluşma ihtimalinin belirmesi anlamına dahi gelebilirdi. İlgili ülkelerde Türkiye’nin yıllardır savaştığı PKK’nin gücü ve etkisi dikkate alındığında, bu yeni oluşumların ya da potansiyel komşu devletin yönetiminde onların bulunması ihtimali de cabasıydı.

Yazıda bu çerçevede vurgulanan ise, Türkiye rejiminin şimdiye kadar uyguladığının tersi yönde bir politikaya yaslanarak, yani bu tür “risklerin” yeni bir “çözüm süreci” ile kontrol altında tutulmasını öngörerek, yeni-Osmanlıcı / İslamcı / Türkçü yayılmacılığına zemin hazırlama, anayasa tartışmalarında muhalefetin elini zayıflatma ve –mümkünse– Kürt siyasetini sol muhalefetten koparma, dolayısıyla mevcut rejimi konsolide etme çabasında olduğu idi. İlgili yazılarda tüm bu eğilimler, İslamcılığın Türkçülükle yer değiştirdiği bir İttihatçılık, “neo-İttihatçılık” olarak tanımlanmıştı.

Sürecin aşamaları

Yukarıda ifade edilenler, “terörsüz Türkiye” söyleminin anti-emperyalist bir pakete de sarılmasının en önemli zeminini oluşturdu. Hatırlayalım: Bahçeli’nin 22 Ekim 2024 tarihinde PKK lideri Abdullah Öcalan’ı kastederek gerçekleştirdiği, “Gelsin TBMM’de DEM Parti grup toplantısında konuşsun; terörün tamamen bittiğini ve örgütün lağvedildiğini haykırsın” ifadesini taşıyan konuşmasına Abdullah Öcalan’ın, “Koşullar oluşursa bu süreci çatışma ve şiddet zemininden hukuki ve siyasi zemine çekecek teorik ve pratik güce sahibim” cevabından kısa bir süre sonra, 8 Aralık 2024 tarihinde Suriye’deki BAAS rejimi düştü ve siyasal İslamcı Heyet Tahrir el Şam (HTŞ) iktidarı ele aldı. Bunu, Türkiye rejiminin, Rojava ve Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) geleceği de dâhil, Suriye’deki İslamcı yeni iktidara hamilik yapma girişimleri ve Öcalan’ın sözlerinin Suriye’deki SDG’yi de kapsayıp kapsamadığına ilişkin tartışmalar izledi.

İlerleyen dönemlerde ise Suriye rejimi ile SDG arasındaki görüşmeler başladı. Bu görüşmelerin ana noktasını, Rojava yönetiminin yeni rejime nasıl entegre edileceği sorusu oluşturdu ve Türkiye rejimi de bu süreci şekillendirme çabasında olan aktörlerden birisi olageldi.

Bunları, SDG ile yeni Suriye rejimi arasında Mart 2025 tarihinde imzalanan mutabakat, PKK’nin 5-7 Mayıs 2025 tarihlerinde gerçekleştirdiği, sonucunu da 12 Mayıs 2025 tarihinde açıkladığı fesih kongresi, 5 Ağustos 2025 tarihi itibarıyla "Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu"nun çalışmaya başlaması ve 29 Ocak 2026’da SDG ile Şam’daki yeni rejimin temsilcileri arasında imzalanan, SDG savaşçılarının Suriye ordusuna bireysel entegrasyonunu öngören "Ateşkes ve Tam Entegrasyon Anlaşması" takip etti.

Şubat 2026'da ABD’nin İran’a saldırmasıyla süreç kesintiye uğradı, en azından yavaşladı. Muhtemel ki, Türkiye rejimi, ABD saldırıları sonrasında İran’daki rejimin direnci ve İran’daki Kürt muhalefetinin ABD ile birlikte hareket edip etmeyeceği noktasında emin olana kadar süreci durdurdu. İran’daki rejimin düşüp düşmemesinden bağımsız olarak, İran’da yeni bir Kürt otonomisi oluşma ihtimali tamamen devreden çıktığında ise süreç yeniden başladı. Nitekim AKP yanlısı SETA’da ABD’nin İran’a saldırısı başladıktan kısa bir süre sonra yayımlanan bir yazıda şu satırlar dile getirildi:

“ (...) Savaşın ilanıyla birlikte ise Batı medyasının dezenformasyon mekanizması hızla devreye girmiştir. İsrail ve ABD basınları bu yapıların İran’a karşı aktif bir savaş başlattığını dünyaya servis etmiş ve Amerikan yanlısı Irak merkezli Kürt grupların İran’a sızmak üzere silahlı birimler hazırladığını iddia etmiştir. (…) Bu diplomatik ve askeri trafik ilk bakışta söz konusu beş örgütün İran’a karşı topyekün bir saldırıya geçeceği intibaını uyandırmış olsa da gelişen süreç bu iddiaların büyük oranda İsrail medyasının yaydığı asparagas haberlerden ibaret olduğunu göstermiştir. Ancak bu durum tehlikenin geçtiği anlamına gelmemektedir.”

Sürecin yeniden başlaması sonrasında karşımıza çıkan en önemli sonuçlar ise, 11 Ağustos 2026 tarihinde "Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun" başlığı ile yasalaşan “çerçeve” ya da Abdullah Öcalan’ın tanımlamasıyla “kök yasa” ve SDG’nin kendini feshederek “Suriye devletine entegre olma” kararı alması.

Kürt hareketi stratejisiz değil, ama...

Sol basında süregiden tartışmalar, Suriye'yi de göz önünde bulundurarak, Kürt hareketinin devletle ve emperyalizmle uzlaştığı vurgusundan demokrasinin habercisi olan yeni zamanlara başlangıç yaptığımıza kadar geniş bir yelpazeye yayılıyor. Yaşanan gerçeklik ise, yeni bir siyaset zemininin doğduğunu doğrulamakla birlikte, toplumsal muhalefetin bu zemin üzerinde ne tür risklerle ya da imkânlarla karşı karşıya kalacağı konusunda henüz net bir görüntü sunmuyor. Keza "süreç" rejimin mevcut baskıcı politikalarıyla bir arada ve bir "terörden kurtulma" söylemi eşliğinde ilerliyor, ki bunun da muhalif çevrelerin zihninde soru işareti oluşturması son derece anlaşılır. Ancak bu durum, bir somut gerçeklik halini alan "süreci" izlemenin ötesine geçerek şekillendirme çabasının gerekliliğini dışlamıyor.

Fotoğrafa Kürt siyaseti ve Suriye’de olan bitenler açısından bakıldığında, uluslararası güçlerle taktik ittifaklar kurma zemininin ortadan kalktığı ve Suriye’de kapitalist üretim ilişkilerinin, sınıf ilişkileri, “kapitalist devlet inşası” ve emperyalist tahakküm de dâhil, yeniden kurulduğu bir dönemde, bu sürece, toplumsal bir zemine de yaslanarak, dâhil olmanın, bir temsiliyet imkânı elde etmenin bir kazanım olarak görüldüğü aşikâr. "Entegre" olan ise, uzunca bir zamandır, diğer Kürt örgütlerinin tepkisini çekmek uğruna ulus devlet fikrini reddeden ve varoluşunu "konfederasyon" ve "komün" fikri üzerinden inşa etmeye çalışan bir yapı. Belirleyicilik gücünün sınırlandığı gerçeğini de akılda tutarak.

Kürt siyasi hareketinin yeni süreci kendiliğindenciliğe terk ettiğini, bu sürece programı ve taktik yönelimleri olmadan, yani özneliğini kaybederek dâhil olduğunu söylemek pek mümkün görünmüyor. Örneğin Yeni Özgür Politika yazarı Nurettin Demirtaş şöyle tanımlıyor yeni süreci:

“Gelecek adına ‘bir şeyden kurtulmak’ ya da ‘birilerine engel olmamak’ negatif özgürlük eylemidir. Pozitif özgürlük eylemi ise kendisi ve başkası için bir şeyler yapmayı anlatır. Negatif devrim, eski düzeni yıkmak ya da dışsal engelleri aşmak; pozitif devrim ise yeniyi kurmak olarak tanımlanabilir. Pozitif özgürlük eylemi bu ikinci alanla ilgilidir.”

Aynı gazetenin bir başka yazarı İlham Bakır ise çerçeve yasanın sınırlılıklarına da vurgu yapmayı ihmal etmeden şu değerlendirmeyi yapıyor:

"Bu yasayla birlikte yaşanacak gelişmeler çerçevesinde Kürtlerin siyasi partiden kültür-sanat kurum ve örgütlenmelerine, basın-yayından sivil alandaki her türlü yapısının örgütlenme biçimine; çalışma yöntemlerinden söylemlerine kadar yeni dönemin ihtiyaçlarını karşılayacak büyük bir değişim yaşayacaktır. (...) Savaş koşullarında bile muazzam bir direniş ve örgütlenme kapasitesi kazanmış Kürtler, savaşın, sınırsız baskının ve illegalitenin olmadığı koşullarda devasa bir örgütlenme ve kendileri dışındaki toplumsal kesimlerde etki ve güven yaratma imkânına sahip olacaktır."

Bu stratejinin ne yönde gelişeceği, hangi politik araçlarla hayata geçirilmeye çalışılacağı, ne tür ittifakları gündeme getireceği önümüzdeki dönemlerde daha da netleşecek elbet. Şimdilik, DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan’ın altını çizdiği “demokratik cumhuriyet hareketi” fikrini ve DEM Parti’nin, muhtemel ki, bu fikri kamuoyuna daha somut olarak ilan edeceği 6 Eylül 2026 kongresini dikkatle izlemek gerekiyor.

Rejim yayılıyor...

Tüm bunlar olurken rejim de yayılmacı politikalarını hızlandırmış durumda: Yakın zamanda 33 firmayı temsil eden 200 kişilik sermayedar heyeti ile Şam Uluslararası Fuarı’nı, sonra da benzeri bir kalabalık ile Halep Organize Sanayi Bölgesi’ni ziyaret eden Ticaret Bakanı Ömer Bolat’ın şu sözleri bu konudaki ilk gösterge: “Allah’a ne kadar şükretsek azdır. Bugün barış ve huzur içinde, birleşmiş ve toprak kaybı yaşamamış güçlü bir Suriye yönetimi var, istikrarı var … Türkiye, Suriye’nin en büyük dış ticaret ortağı konumunda. Bu anlamda ticaretin yanında; yatırımlar, ortaklıklar, güç birlikleri, ulaştırmada işbirliği, enerjide işbirliği, transit ticaretin başlamış olması çok önemli gelişmeler olarak kayda geçmiştir.” Buna Türkiye rejiminin çeperinde bulunan çok sayıda enerji şirketinin de dâhil olduğu milyarlarca dolarlık enerji ve altyapı projelerini eklemek de mümkün elbet.

Bölgenin Soğuk Savaş dönemi ABD’sinin dili ile konuşacak olursak “yeniden imar ve kalkınmasının”, sermaye birikimi döngüsüne yeniden eklemlenmesinin yarattığı kâr olanaklarının yanında, ucuz işgücünün de, Türkiye sermayesinin yayılma ve yayılırken de rejimin konsolidasyonuna katkı sağlama hevesini kamçılamayacağını düşünmek için bir gerekçe bulunmuyor. Nitekim, Dünya Bankası’na göre Suriye'nin yeniden imarının maliyeti yaklaşık 216 milyar dolar. Bunun 75 milyar doları konut, 59 milyar doları konut dışı yapılar ve 82 milyar doları ise altyapı için gerekli. Kalyon Holding ve Cengiz Holding’in geçtiğimiz yıl Katar sermayesi ortaklığı ile 7 milyar dolarlık bir enerji altyapı projesine imza atmış durumda olduğunu, benzerlerinin kapıda olma ihtimalinin hayli yüksek olduğunu da geçerken not edelim. Buna, Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) rakamları ile, Suriye nüfusunun yüzde 27’si aşırı yoksulluk olmak üzere, yüzde 90’ının yoksulluk sınırı altında yaşadığını da eklemek gerekiyor. Keza bu nüfus, ünlü kalkınma iktisatçısı Arthur Lewis’in kavramıyla ifade edecek olursak, ülkenin, sermayenin uluslararası döngüsüne eklemlenme sürecinin “sınırsız emek arzını”, yani ucuz emek rezervini oluşturacak.

"Sosyal sorun"u akılda tutmak!

Bölgenin, kapitalist sistemin uluslararası ölçekteki dinamikleri paralelinde, üretim ilişkilerinde, sınıf ilişkilerinde ve devletlerin bu süreçte oynadığı rolün yeniden tarif edilmesi anlamında yeniden yapılandığı bir dönemde, süreci sadece "uzlaşma" ve benzeri kavramlarla açıklamaya çalışmanın, kenarda durmaktan başka bir anlam ifade etmeyeceği aşikâr. Bir başka ifadeyle, asıl soru, mevcut şartlar altında, sürecin özelde Türkiye kapitalizminde genelde ise kapitalist üretim ilişkilerinin bölgesel ölçeğinde, sınıf içi ve sınıflar arası ilişkilerde, devletin bu süreçteki var olma biçiminde ne tür dinamikleri açığa çıkaracağı. Tüm bunlar Kürt siyasi hareketine “demokratik cumhuriyet” tamlamasının yanına “sosyal” ifadesini de eklemek; toplumsal muhalefetin geri kalanına ise, elbette eleştirel aklı bir kenara bırakmadan, bu dönüşümlere karşı hangi mücadele araçlarıyla yanıt verilmesi gerektiği, Kürt siyasi hareketinin kendisini hazırladığı "demokratik Türkiye" mücadelesinin "sosyal sorun" ile ya da "sosyal cumhuriyet" fikriyle nasıl buluşturabileceği üzerine düşünmek görevini yüklüyor.

Yorumlar