Turkey’s labour movement keeps focus on social issues as authoritarianism rises, Global Labour Column, 20 April 2026

Tolga Tören This article is part of a special series on current challenges in the world of work, developed from a workshop held at the University of Kassel in September 2025 by alumni, associates and friends of the Global Labour University. Authoritarianism in Turkey has become more visible by the day, proving wrong the expectations harboured by international institutions at the start of the Justice and Development Party’s (AKP) rule — namely, that the party would steer the country towards liberal democracy under the banner of moderate Islamism. Recent developments instead call to mind what Nicos Poulantzas wrote in  Fascism and Dictatorship  about the exceptional state: ‘Law no longer regulates: arbitrariness reigns’ (Poulantzas, 2018: 297).

Yapı, özne ya da tarihsel çakışma...

Tolga Tören

Yapı mı belirler özne mi? Kuşkusuz büyük tartışma... Belirleyiciliği tek başına yapıya atfettiğimizde, genelde sınıf mücadelelerinin, özelde ise ezilen sınıfların ve kapitalist üretim ilişkilerinin ortaya çıkmasından bu yana da işçi sınıfının tarihsel rolünü ihmal etmiş oluyoruz. Dahası tarihin kendiliğinden akıp giden bir olgular ya da ilişkiler bütünü olduğunu savlamış oluyor, dolayısıyla onu akışına müdahale edilemeyecek bir kendiliğinden bir 'şey'e indirgiyoruz.

Öte yandan, bütün belirleyiciliği özneye atfetmek ise, tarih boyunca birikimli olarak gelişen, gittikçe daha ayrıntılı, karmaşık hae gelen ilişkiler bütününü görmezden gelmek anlamına geliyor.

Örneğin Güney Afrika Cumhuriyeti'nde Apartheid denen insanlık dışı yönetimin ortaya çıkmasını, kabul görmesini, sadece ırkçı ideolojinin varlığına ve güç kazanmasına bağlamak mümkün müdür? Yoksa, bu süreçte son derece karmaşık, gerek sermaye sermaye sınıfı gerekse işçi sınıfı içerisindeki farklı pozisyonların, çıkarların bir araya gelmesinin yarattığı bir ideoloji miydi söz konusu olan? Yani o ideolojiyi ortaya çıkaran bir yapı mı vardı?

Eğer, kerameti kendinden menkul bir ideolojiden bahsedeceksek, şu soruyu da yanıtlamak gerekmez mi? Neden, örneğin, tüketim malları sanayine dayalı bir sanayileşme sürecinin yaşandığı bir dönemde, işçi sınıfı arasına yeni katılmaya başlayan, daha doğrusu yeni işçileşen, yarı kalifiye siyah işçi sınıfına karşı, beyaz işçi sınıfının kalifiye olmayan kesimleri işlerini koruyabilmek için devletin ayrımcılığına destek duydular ve Apartheid'i desteklediler de, kalifiye işçi örgütleri Apartheid'i destekleme ihtiyacı duymadılar? Ancak sermaye birikimi sürecinin bir başka aşamasında, bu defa kalifiye işçi sınıfı Apartheid'in destekçisi haline geldi? Neden işçi sınıfı içerisinde, özellikler de beyaz işçi sınıfının örgütleri içerisinde Apartheid politikalarına karşı, gerek renk temelinde, gerekse kalifikasyon temelinde farklı pozisyonlar vardı? Ya da neden bu ülkenin kapitalist gelişme sürecinin bir başka aşamasını, katma değeri daha yüksek mallar üretimine dayanan bir birikim dönemine, yüksek teknolojiye dayalı bir üretim dönemine geçişi ifade eden 1960'larda işçi sınıfı ve sermaye sınıfı içerisinde farklı pozisyonlar ortaya çıktı Apartheid'e dair? Neden 1970'li yıllar Apartheid yönetiminin artık sürdürülemez hale gelmesinin başlangıcıydı? İlişkilere bakalım: 1960 Sharpeville Katliamı sonrasında, Apartheid'e karşı yükselen tepkilerden dolayı ülkeden çekilen yabancı sermaye... Ama eş zamanlı olarak, ABD kaynaklı yatırımlarda, özellikle de yüksek teknolojiye dayanan üretim alanlarına yönelen, muazzam bir artış... Kalifiye işgücü kıtlığının sermaye birikim sürecinin en önemli sorunlarından birisi haline gelmesi... Siyah işçi sınıfına dönük mesleki eğitimler... Aynı zamanda, özellikle 1970'lerin ortalarından itibaren yükselmeye başlayan yeni bir işçi hareketi... Gün geçtikçe zayıflamaya başlayan ve nihayetinde 1994'te ortadan kalkan bir Apartheid... İki şey önemli: Birincisi, üretim ilişkilerinde ortaya çıkan değişimin, mevcut durumda bir değişime ihtiyaç duyması... Örneğin kalifiye işgücü meselesi... İkincisi, sermaye birikim sürecinin bir kırılma noktasında, yeni yükselen özneler ve bu öznelerin çalışmalarına dayanan, uzun süren bir mücadele dönemi... Yani yapının sürdürülemezliği ile öznenin ortaya çıkışının örtüşmesi... Lenin'in "dün erkendi, bugün geç" ifadesini buna yormak da mümkündür belki! Bu konu üzerinde biraz daha düşünmeli...

Benzer bir sorgulama AKP, laiklik vs üzerinden yürütülen tartışmalara dair Türkiye için de geliştirilebilir... Kapitalist sistemin uluslararası kriz dinamiklerinin belirmeye başladığı 1990'ların sonu, 2000'ler... Ülkenin sermaye birikim sürecinin krizlerle birlikte önemli sorunlarla karşı karşıya kalması... Mevcut aktörlerin, birikim sürecinin ihtiyaçlarını karşılayacak çıkış noktaları üretmedeki yetersizlikleri... Yeni aktör: AKP... Soru şu: AKP dönüştürücü güç mü, yoksa Türkiye kapitalizminin, sistemin uluslararası ölçekte yaşadığı dönüşümün de etkisiyle, yaşadığı dönüşümün taşıyıcısı olan aktör mü... Türkiye'de son zamanlarda yaşananlara baktığımıza, sermaye sınıfının, işçi sınıfının, devletin, ülkenin uluslararası ilişkilerinin önemli dönüşümlerle karşı karşıya olduğunu görmemek mümkün değil... Tüm bunların taşıyıcısı tek bir siyasal yapı mı, yoksa o siyasal yapı, bu dönüşüm sürecinin yarattığı bir şey mi? Sanırım burada da yapısal dönüşüm ile, o dönüşümün öznesi olabilece aktör arasında bir örtüşme söz konusu...


Yorumlar